Gündem

Kentsel dönüşüm mü, sosyal tasfiye mi?

Kentsel dönüşüm mü, sosyal tasfiye mi?

Kentsel dönüşüm mü, sosyal tasfiye mi?

Nizamettin BİLİCİ

nizamettinbilici@gmail.com

28 Ocak 2026 Çarşamba.
Hacı Bayram Veli Üniversitesi İletişim Fakültesi ile birlikte yürüttüğümüz, çok kıymetli insanların yer aldığı bir proje yürütme kurulu toplantısındayız.

Konu şehirden açılıyor.
Hayattan, mahalleden, dönüşümden…

Tam o sırada HBV İletişim Fakültesi Dekanı Ayşe Elif Emre Kaya hocam, yıllar önce izlediği ve hâlâ hafızasında duran bir anıyı paylaşıyor.

Bir televizyon yarışması: Çarkıfelek.
En büyük ödül araba.

Yarışmacılardan biri beklenmedik bir şey söylüyor:
“Eğer bana araba çıkarsa, arabayı almak istemiyorum. Beyaz eşya ile değiştirebilir miyim?”

Stüdyoda bir sessizlik.
Şaşkın bakışlar.

Adam cümleyi tamamlıyor:
“Araba çıkarsa, onu alırken ve sonrasında yapmam gereken ödemeleri karşılayacak param yok.”

O an anlaşılıyor:
Mesele ödül değil.
Ödülün yükü.

Bu hikâye, bugün Türkiye’de kentsel dönüşüm yaşayan binlerce insanın hikâyesi aslında.

İnsanlara deniyor ki:
“Evin yenilendi. Daha sağlam. Daha modern.”

Ama kimse şunu sormuyor:
Bu evde yaşamaya devam edebilecek misin?

Bir gün, bir toplantı çıkışında ya da bir saha ziyaretinde,
bir insanla göz göze geliyorsun.

Elinde anahtar var.
Yeni binanın anahtarı.

Sevinmesi gerekirken sevinemiyor.
Gururlanması gerekirken susuyor.

“Ev güzel oldu” diyor.
Sonra duruyor.

Bakışından anlıyorsun:
“Burada kalamayacağım.”

Kimse onu kovmamış.
Kimse kapıya dayanmamış.
Ama o ev artık onun hayatına göre değil.

Aidat yüksek.
Giderler fazla.
Mahalle pahalı.

Ve insan, kendi evinin anahtarını tutarken
ilk kez evsiz gibi hissediyor.

Tıpkı o yarışmadaki adam gibi:
“Kazandım ama taşıyamıyorum.”

Bugün kentsel dönüşüm savunulurken sıkça şu cümle kuruluyor:
“Kimse zorla yerinden edilmiyor.”

Doğru.
Ama eksik.

Çünkü insanlar bazen zorla değil,
hayat pahalılaştırılarak yerinden edilir.

Ve tam burada, çoğu zaman görmezden gelinen asıl mesele karşımıza çıkıyor:
arsa.

Birçok mahallede sorun binanın eskiliği değil,
altındaki arsanın artık çok değerli olması.

Şehir büyüdükçe, merkez kıymetlendikçe,
o mahallede yaşayan insanlar değil,
o toprağın metrekare fiyatı konuşuluyor.

Arsa değeri yükseldikçe dönüşüm hızlanıyor.
Yıllarca “riskli” denilen yerler,
bir anda öncelikli hâle geliyor.

Çünkü artık mesele sadece deprem değil;
potansiyel kazanç.

Arsa pahalıysa,
orada yaşam da pahalı oluyor.

Bu yüzden kentsel dönüşüm çoğu zaman
can güvenliğinden önce ekonomik bir elemeden geçiyor:
Kim bu arsa üzerinde yaşamaya devam edebilir,
kim edemez?

Cevap tapuda değil.
Aidatta, giderlerde, gündelik hayatta.

İnsanlar evlerini değil,
o evin üstüne binen maliyeti taşıyamadıkları için gidiyor.

Yani şehir, yoksulu kapıdan kovarak değil;
arsa değerini yükselterek boşaltıyor.

Sonuç değişmiyor:
Eski sakinler gidiyor.
Yerlerine daha varlıklı bir kitle geliyor.

Bina yenileniyor ama mahalle el değiştiriyor.

İşte bu yüzden sormak gerekiyor:
Bu dönüşüm kimin için?

Eğer kentsel dönüşüm gerçekten adil olacaksa,
şunu kabul etmek gerekir:
Bir evi yenilemek yetmez.
O evde yaşayan insanın hayatı da sürdürülebilir olmalı.

Adil bir dönüşüm;
insanı yerinde tutan,
arsa değerini tek ölçüt yapmayan,
aidatı ve yaşam maliyetini hesaba katan dönüşümdür.

Aksi hâlde yapılan şey çok tanıdık:
İnsanlara araba verip,
benziniyle baş başa bırakmak.

Sonra da “neden gittiler” diye şaşırmak.

Gerçek kentsel dönüşüm,
kimseyi anahtarını avucunda tutarken
mahallesine veda ettirmeyendir.

Beton yenilenebilir.
Ama eğer adalet yenilenmezse,
şehir sadece daha pahalı ve daha yalnız bir yere dönüşür.

Bir şehir, insanlarını barındıramıyorsa; yenilenmiş değil, el değiştirmiştir.

https://www.dogayidinle.com/