Takvimler iki yılı gösteriyor. Resmî açıklamalara bakarsanız deprem bölgesinde “büyük mesafe kat edildi”, “konutlar yükseliyor”, “hayat normale dönüyor.”

AKİF ARSLAN yazıyor

Takvimler iki yılı gösteriyor.

Resmî açıklamalara bakarsanız deprem bölgesinde “büyük mesafe kat edildi”, “konutlar yükseliyor”, “hayat normale dönüyor.”

Ama Kahramanmaraş sokaklarında yürüyünce başka bir gerçek yüzünüze çarpıyor:

Deprem bitmiş olabilir. Ama hayat hâlâ enkaz altında.

Geçtiğimiz günlerde kenti gezen CHP heyetinin saha gözlemleri aslında Maraşlıların her gün yaşadığı tabloyu özetliyor: Yollar bozuk, altyapı eksik, hastaneler yetersiz, okullar güvensiz, konteynerler kalıcılaşmış.

En basitinden başlayalım.

Bir şehrin hâlini anlamak için büyük raporlara gerek yok. Arabayla iki sokak gezmeniz yeter.

Hangi caddeye girseniz çukur. Hangi sokağa sapılsanız toz, moloz, çamur.

İnsanlar evine giderken bile eziyet çekiyor.

İnşaatlar sürerken geçici asfalt bile dökülmemiş.

Sormadan edemiyorsunuz: “Bu kadar mı zor?” Bazen mesele bütçe değil, beceridir. Kahramanmaraş’ta hissedilen tam da bu: “Plansızlık ve umursamazlık.”

Ama asıl ağır olan yollar değil, hayatlar.

Depremden sonra “geçici çözüm” diye kurulan konteyner kentler hâlâ dolu. Üç yıl geçmiş. Hâlâ altı-sekiz kişinin bir arada yaşadığı, sağlıksız, daracık alanlar…

Geçici denilen şey kalıcı bir yoksulluğa dönüşmüş.

Özellikle kadınlar ve çocuklar için bu koşullar artık sabrın değil, çaresizliğin adı.

Barınma bir lütuf değil, en temel haktır. Fakat Maraş’ta insanlar hâlâ “idare edin” denilerek yaşamak zorunda bırakılıyor.

Bir başka yara ise inşaatlarda çalışan işçiler.

Şehir yeniden kuruluyor ama o şehri kuranların bir kısmı maaşını alamıyor. Sigortası yatırılmıyor. Devlet firmaya hak edişini ödüyor, işçinin alın teri ise ortada kalıyor.

Eğer bu iddialar doğruysa bunun adı gecikme değil, açıkça emek sömürüsüdür.

Deprem konutu yaparken bile işçinin hakkını koruyamıyorsanız, orada sosyal devletten söz edemezsiniz.

Gençlerin durumu da farklı değil.

Sözde yurtlarda dört kişilik odalara altı, hatta sekiz öğrenci yerleştirilmiş. Çalışma masası yok, nefes alacak alan yok. Ama yetkililer çıkıp “barınma sorununu çözdük” diyebiliyor.

Öğrenciyi yatağa sığdırmak çözüm değildir. Üniversite sadece uyuma yeri değil, düşünme ve üretme alanıdır.

Gençleri koğuş düzenine mahkûm ederek gelecek kurulmaz.

Ve belki de en can yakıcı hikâye…

6 yaşındaki Mireyakhan.

Okula başladığı ilk gün hayatını kaybetti.

Sadece okula giderken.

Okul yolu güvenli değilse, çevre moloz ve inşaatla doluysa, çocuklar araçların arasından yürümek zorunda kalıyorsa, orada eğitimden söz edemezsiniz.

Bir çocuk okula sağ salim ulaşamıyorsa, o kentte devlet yoktur.

Bu mesele siyaset üstü.

Bu mesele insanlık meselesi.

Deprem sadece binaları yıkmadı; güven duygusunu da yıktı. İnsanlar artık “unutulduk” diyor.

Oysa bir kenti ayağa kaldırmak sadece beton dökmekle olmaz. Planla olur, adaletle olur, vicdanla olur.

Kahramanmaraş yardım istemiyor.

Ayrıcalık da istemiyor. Sadece hak ettiği gibi yaşamak istiyor.

Çünkü bu şehir, gerçekten de bu kadar ihmali ve beceriksizliği hak etmiyor.