Ertelemenin Bedeli

Ertelemenin Bedeli

Günümüzün en büyük hastalıklarından biri tembellik, diğeri ise ertelemedir. Bugünün işini yarına bırakmak; sadece zamanı değil, iradeyi, bereketi ve başarıyı da tüketir. Atalarımızın ve inancımızın uyardığı bu alışkanlık, bugün toplumların, teşkilatların ve bireylerin önündeki en büyük engellerden biridir…

Ne yazık ki artık birçok insan üretmek yerine tüketmeye, mücadele etmek yerine beklemeye alışmıştır. Devletten, çevreden, sistemden beklenti vardır; fakat gayret zayıftır. Okuyan, düşünen, sorgulayan insan sayısı azalmakta; hazır bilgiye, hazır hayata, hazır çözümlere alışılmış bir toplum ortaya çıkmaktadır…

Avrupa’da insanlar ayakta bile kitap okurken, biz ekran karşısında vakit tüketiyoruz. Bu sadece bir kültür farkı değil, aynı zamanda bir irade farkıdır…

Bugün derneklerin, partilerin, teşkilatların istenilen başarıyı elde edememesinin temelinde de bu hastalık yatmaktadır. Hedefsizlik, azimsizlik, gayretsizlik, samimiyetsizlik ve erteleme bu başarısızlığın başlıca sebepleridir…

Bu gerçeği en çarpıcı şekilde Tebük Seferi bize öğretir…

Tebük, İslam tarihinde “zorluk seferi” olarak anılır. Bin kilometrelik yol, kavurucu sıcak, kıt imkânlar… Buna rağmen Resûlullah (sav) çağrı yaptı. Gücü yeten herkesin hazırlanmasını, malıyla ve canıyla bu davaya katılmasını istedi…

Hazreti Osman malının büyük bölümünü getirdi, gösteriş dediler. Hazreti Ebubekir her şeyini getirdi, yine dil uzattılar. Ebu Ukayl isimli fakir sahabe ise yarım avuç hurmasını getirince alay ettiler…

Ama onların kendileri hiçbir şey vermedi…

Bu sefer aslında bir savaş değil, büyük bir imtihandı…

Bu imtihanda münafıklar mazeret üretti, samimi olanlar ise doğruluğu seçti…

Bazı sahabeler vardı ki imanları sağlam, niyetleri temizdi. Ancak tembellik ettiler. “Yetişiriz” dediler, gölgeyi tercih ettiler ve sonunda yetişemediler…

Döndüklerinde mazeret üretmediler, yalan söylemediler. “Ey Allah’ın Resûlü, hiçbir mazeretimiz yok. Tembellik ettik” diyerek doğruluğu seçtiler…

İşte samimiyet buydu…

Ama sonuç yine de ağır oldu. Toplumdan tecrit edildiler. Selamları alınmadı, yüzlerine bakılmadı. Mescitte yanlarına oturulmadı. Çarşıda kimse yüzlerine dönmedi. Elli gün boyunca yalnızlıkla, pişmanlıkla ve gözyaşıyla yaşadılar…

İşte tam bu süreçte Gatafan kabilesinden bir haber geldi. Dediler ki: “Muhammed size yüz vermiyor, sizi toplumdan dışladı. Gelin bizim tarafımıza. Birinizi İçişleri Bakanı yapalım, birinizi Dışişleri Bakanı yapalım. Size makam da veririz, güç de veririz, itibar da veririz” diyerek çok büyük tekliflerle geldiler…

Bu teklif sadece bir davet değil, imanla yapılan bir pazarlıktı…

O sahabeler bu teklif karşısında daha da yıkıldılar. Dediler ki: “Kâfirler bile bizden medet ummaya başladıysa, imanımızın ne kadar zayıfladığını görüyoruz. Makamla satın alınabilecek insanlar hâline geldiysek, bu bizim için en büyük utançtır” dediler…

Ve tövbeleri daha da derinleşti…

Sabahlara kadar ağladılar. Sesleri çöllerden Medine’ye kadar ulaşıyordu. Elli gün boyunca pişmanlıkla, samimiyetle ve gözyaşıyla Allah’a yöneldiler…

Ve nihayet Allah Teâlâ, onların doğru söyledikleri ve samimiyetle tövbe ettikleri için affedildiklerini bildiren ayeti indirdi…

Bu kıssa bize çok açık bir ders vermektedir…

Tembellik iman zayıflatır. Erteleme bedel ödetir. Ama doğruluk kurtarır…

Bugün biz de aynı imtihanın içindeyiz. İyiliği erteliyoruz, doğruyu erteliyoruz, çabayı erteliyoruz, sorumluluğu erteliyoruz…

Sonra da başarı gelmiyor diye şikâyet ediyoruz…

Oysa başarı gayretin, zafer samimiyetin, bereket ise çalışmanın sonucudur…

Bu yüzden bugün bu satırları yazıyorum. Bugünün işini yarına bırakmayalım. Doğru bildiğimizi ertelemeyelim. Gayreti, samimiyeti ve sorumluluğu hayatımızın merkezine koyalım…

Sahabenin doğruluğunu, cesaretini ve teslimiyetini kendimize ölçü alalım…

Hepinize sağlık, huzur ve bereket dolu bir ömür diliyorum…

MEHMET AKPINAR

14.01.2026