Flamenko: Susturulanların Yazdığı Tarih
Sevilla’da bir sahnede başlıyor her şey. Yanık bir ses, ağır bir ritim, yere kararlılıkla vuran ayaklar…
Buna flamenko diyorlar ama ben izlerken bunun bir dans mı yoksa tarihin bedene sinmiş bir hafızası mı olduğundan emin olamıyorum…
Endülüs, yaklaşık sekiz yüz yıl boyunca sadece bir devlet değildi. Müslümanların, Yahudilerin ve Hristiyanların aynı şehirlerde ilmi, sanatı ve gündelik hayatı paylaşabildiği bir medeniyet tecrübesiydi. Bu topraklar bir zamanlar birlikte yaşamanın mümkün olduğuna dair canlı bir örnekti…
Sonra Kastilyalılar geldi. Savaşın sonuna gelinmişti, güç dengesi bozulmuştu. Endülüs Kralı’na yaklaşık dört yüz maddelik bir anlaşma sunuldu. Metin kağıt üzerinde “demokratikti”. İnanca karışmama vardı, özgürlük vardı, kimsenin malına, canına, camisine, kilisesine dokunulmayacaktı. Her şey güvence altındaydı, en azından metinde öyle yazıyordu…
Endülüs Kralı bu protokolü imzaladı. Zayıflığı, vizyonsuzluğu, eğlenceye dalmış hali ve karşı tarafın sözlerine fazla inanmasıyla…
Belki de altın karşılığında bir medeniyetin anahtarını teslim etti. O imza atıldığında sadece bir anlaşma değil, sekiz yüz yıllık bir emanet de bırakıldı…
Ve hiçbir maddeye uyulmadı. Ne dört yüzüncü maddeye, ne birincisine…
Aynı günün gecesinde, kral ve çevresi sürgüne giderken Granada yanıyordu, Kurtuba yanıyordu. Camiler ateşe veriliyor, gençler giyotinle öldürülüyor, kadınlar kirletiliyor, tarih sistemli biçimde yok ediliyordu. Sadece insanlar değil, hafıza da yakılıyordu…
Burada sadece Kastilyalı zulmünü değil, Endülüs’ün başındaki temsilcinin sorumsuzluğunu da görmek gerekiyor. Sekiz yüz yıllık bir medeniyet, mirasını koruyamayan bir yöneticiyle virasetsiz bırakıldı. Güçlüye karşı duramayan, halkını koruyamayan bir iktidar, çöküşün parçası oldu…
Flamenko işte bu boşlukta doğdu. Belki birebir bu sahnelerin anlatısı değildir ama ben izlerken o yangını, o sürgünü, o çaresizliği hissediyorum. Yanık sesler bana anlaşmaların nasıl bir gecede çöpe atıldığını hatırlatıyor. Ayakların yere vurulması, “Bizi yok saydınız ama buradayız” deme hali gibi geliyor…
Ve insan ister istemez bugüne bakıyor…
Güçlü olanın her şeyi belirlediği bir dünyadayız…
Sözleşmeler var ama bağlayıcılığı yok…
Protokoller var ama yalnızca güçlüyü bağlıyor…
Bugün de birileri konuşmasını beğenmedi diye devlet başkanlarını tutuklatabiliyor, bir gecede vergi koyabiliyor, hukuku askıya alabiliyor…
Bir zamanlar “özgürlükler ülkesi” dediğimiz yerler, bugün gücün sınırsız kullanıldığı alanlara dönüşmüş durumda. Ne kanun kalıyor, ne nizam. Ne demokrasi işliyor, ne sözleşmeler korunuyor. Güçlü olan haklı sayılıyor, ezmek meşrulaştırılıyor…
Eğer bu güç, adalet için kullanılsa, insanlara haklarını teslim etmek için kullanılsa belki anlaşılabilir…
Ama bugün yaşadığımız şey, orantısız gücün hoyratça kullanılması. Yelkenler şişiyor ama pusula yok…
Belki flamenko, akademik olarak bütün bunları anlatmıyordur. Belki ben bu dansa kendi duygumu yüklüyorum. Ama bir medeniyetin bitişini, bir sözleşmenin nasıl hiçe sayıldığını, güçlü olanın nasıl her şeyi yakabildiğini yüreğinde hissedince, insan bu anlamı kurmak istiyor…
Flamenko o akşam benim için bir dans değildi. Susturulanların yazamadığı tarihe düşülen bir dipnottu. Geçmişten bugüne uzanan bir uyarıydı. Ve belki de şunu fısıldıyordu:
Güç her zaman ezer ama mücadele her zaman yeniden başlar…
Yaşasın yeniden mücadele…
Mehmet AKPINAR
13 ŞUBAT 2026
“Portekiz–İspanya seyahat notlarımdan…”