Yerel siyaset, bir kentin nabzının attığı yerdir. Çukurdan taşa, imardan çevreye; gençten yaşlıya kadar hayatın doğrudan temas ettiği alan burasıdır. Ne var ki bugün birçok yerde yerel siyasetin asli sorunu projelerin yetersizliği değil, “neme lazımcılık” anlayışının kök salmış olmasıdır.
AKİF ARSLAN yazıyor
Yerel siyaset, bir kentin nabzının attığı yerdir. Çukurdan taşa, imardan çevreye; gençten yaşlıya kadar hayatın doğrudan temas ettiği alan burasıdır. Ne var ki bugün birçok yerde yerel siyasetin asli sorunu projelerin yetersizliği değil, “neme lazımcılık” anlayışının kök salmış olmasıdır.
Bu anlayış; sorumluluğu öteleyen, inisiyatif almaktan kaçan, sorunları görmezden gelerek günü kurtarmayı marifet sayan bir zihniyettir. Mahallede yol bozuksa “Yetkimiz yok”, gençler işsizse “Merkezi idare bakar”, çevre kirliyse “Vatandaş bilinçsiz” denir. Herkesin bir gerekçesi vardır ama kimsenin çözüm için cesareti yoktur.
Yerel yöneticilik, koltuğu koruma sanatı değildir. Tam tersine, risk almayı, itiraz etmeyi, gerekirse yukarıya karşı durmayı gerektirir. Ancak bugün birçok yerel aktör, sessiz kalmayı siyaset zannediyor.
Oysa sessizlik büyüdükçe sorunlar derinleşiyor; derinleştikçe de bedeli halka ödetiliyor.
“Neme lazım” diyen siyaset, en çok da gençleri küstürüyor. Çünkü gençler samimiyet arıyor, cesaret arıyor, çözüm üretme iradesi arıyor. Bürokratik mazeretler değil, insana dokunan adımlar görmek istiyorlar. Yerel siyaset bu beklentiyi karşılayamadıkça sandıkla sokak arasındaki mesafe açılıyor.
Unutulmamalıdır ki yerel siyaset, merkezi siyasetin küçük bir kopyası değildir. Kente özgü sorunlara kente özgü çözümler üretme alanıdır. Bunun için de önce “neme lazım” duvarını yıkmak gerekir.
Cesaret bulaşıcıdır; aynı şekilde kayıtsızlık da.
Bugün yerel siyasetin ihtiyacı olan şey daha fazla afiş, daha çok slogan değil; daha çok sorumluluk, daha çok vicdan ve daha çok cesarettir. Çünkü bu şehirler, “bana dokunmayan yılan” anlayışıyla değil, “taşın altına elini koyanlar” ile nefes alır.
Bir Anadolu ilçesinde düşünün: Yıllardır her yağmurda aynı sokak su altında kalıyor. Esnaf şikâyetçi, vatandaş bıkkın. Belediye meclisinde konu gündeme geliyor ama sonuç değişmiyor. “Proje hazır ama bütçe yok”, “Büyükşehir bakacak”, “Seçimden sonra ele alırız”… Sorun yerinde duruyor, neme lazımcılık ise büyüyor.
Başka bir yerde, gençler için yapılacağı söylenen kültür ve spor merkezi, seçimden seçime hatırlanan bir vaat olarak kalıyor. Arsa var, talep var, ihtiyaç ortada. Ama dosya raflarda bekliyor. Çünkü kimse “Bu işi ben üstleniyorum” deme riskini almak istemiyor. Yerel siyaset, sorumluluk almaktan çok sorumluluğu dağıtma yarışı hâline geliyor.
Bir kasabada çevre sorunu…
Dereye akan atıklar herkesin malumu. Vatandaş konuşuyor, sosyal medyada paylaşıyor. Yerel yöneticiler ise topu birbirine atıyor: “OSB’nin işi”, “İl müdürlüğünün yetkisi”, “Biz yazı yazdık.” Yazılar yazılıyor ama dere kirlenmeye devam ediyor. Kâğıt üzerinde herkes görevini yapmış görünüyor; sahada ise sonuç sıfır.
Mahalle muhtarları bile zamanla bu düzene teslim olmuş durumda. “Ben söyledim, dinlemediler” cümlesi bir savunma refleksi hâline gelmiş. Oysa yerel siyaset, sadece söylemek değil, ısrar etmek işidir. Israr olmayınca çözüm de olmuyor.
En çarpıcı örnek ise imar meselelerinde görülüyor. Yanlış planlama yüzünden daralan sokaklar, nefes alamayan mahalleler herkesin şikâyeti. Ama iş geçmişe gelince kimse sahiplenmiyor: “Önceki dönem”, “Eski plan”, “Bizden önce yapılmış.” Böylece hatalar miras gibi devrediliyor, cesaret ise hep erteleniyor.
Yerel siyasette “neme lazım” anlayışı, koltuğu geçici; sorunları kalıcı kılıyor. Oysa halk, kahramanlık değil; samimiyet ve irade bekliyor. Sorunu inkâr eden değil, sahiplenen; mazeret üreten değil, çözüm zorlayan yöneticiler görmek istiyor.
Bu şehirler, tabelayla değil tavırla yönetilir. Ve her “neme lazım” denildiğinde, biraz daha kaybeden şehir olur; kazanan ise sadece sessizliktir.